eskilerden: dağ

eskilerden: dağ
When you're at the bottom, at the foot of the mountain, and you look up, you ask yourself: How can anyone climb that? Why would anyone even want to? But hours later when you're at the top looking down, you've forgotten everything.

-Nordwand (2008)

Deneyim, insanı hayatında pek çok konuda pozitif etkilese de alınan keyif açısından bu pek öyle değil sanki. Bi şeyi ilk kez yaparkenki müthiş heyecan deneyimle beraber sönüyor. Bu argümana kanıt olarak aşağıdaki videoda hayatında ilk kez bi zirve'ye tırmanmış bi insanın heyecan ve şaşkınlığını izliyoruz 😄

Fotojenik bi insan olmadığımı düşünüyorum, ondan objektif geriyor beni, nasıl görünmek için hangi yüz kaslarımı nasıl oynatmam lazım lan diye düşünürken doğal olan gerçek olan görüntü uçup gidiyor. Bu videoda o yok, bunda düşünmüyorum çünkü. Şahit olduğum güzellik ve o güzelliğe ulaşana kadar yaktığım enerjiyle dilim de beynim de tutulmuş, zor konuşuyorum. Güzel bi rüyadan yeni uyanmış gibi bi his. Metafordaki çalar saatin adı da Emre işte, yırtık dondan fırlar gibi İlkeer! diye giriyor, 2 dakka moda girmişiz rahat vermiyor 😄

Kafası hep geriden gelen biriyim ya ben, beynim de midem gibi, acıktığını doyduğunu hep sonradan farkediyor. Bu videonun çekildiği Köroğlu faaliyetinden 1 hafta kadar sonra 2015'i bitirdik, ne yaptım lan ben koca yıl boyunca diye hafıylanacak bi moda girmişim, mutsuz mutsuz tavana bakıp düşünüyorum, kendimi sayılarla mutlu etmeye çalışıyorum, 10 bisiklet turu.. 3 kaza.. şelale altına kaç kere girdim? Derken "dağcılığa başladım?" diye bi cümle kuruverdim. Bu aslında 3. tırmanışım, ama zirveye ilk kez ulaşabildim.

Şimdi baktım, önceki 2 faaliyete dair herhangi bi yazı yazmamışım, yada yazıları bulamadım. Aslında sadece Köroğlu faaliyetinden bahsedecektim, madem öyle hepsini anlatayım.


1.Deneme: Uludağ Küçük Zirve

2015'in en başı, 16 Ocak falan. Ben o zamanlar bisiklet klübünden bi hatuna yazılıyorum, olacak şey değil :) metrobüs bi yandan vuruyor, okuduğum kitabın pozitivizmi kaçış isteğimi kamçılıyor, hayatım sıkmaya geçmiş çamaşır makinesi gibi fıldır fıldır dönüyor. 2 hafta evvelki yılbaşı etkinliğine katılanlar olarak, yahu kutlama ne güzeldi, tekrar aynı ekip buluşalım bişeyler yapalım diyoruz ve 9 kişi bi minivanla Uludağa kaymaya gidiyoruz. İlk gün standart bir Uludağ günü olarak geçiyor; 16-17 kere in-çık yapıp, her inişin sonunda teleski sırasında beklerken "off sucuk da ne koktu be" düşüncesiyle. Gecesinde alkol mangal ve gitar eşliğinde kiraladığımız dağ evinde kalıyoruz. Ev sözde zeminden ısıtmalı, sabaha kadar totomuz donuyor.

Sabah bi kalkıyorum sanırsın üstümde ayılar tepinmiş her yanım tutuk, param da suyunu çekmiş tekrar kayak ve teleski kiralayasım yok. Gruptan Hilal'in önceden baya bi tırmanışa, dağcılık faaliyetine katılmışlığı varmış, küçük zirveye tırmanmaya karar vermiş, ben de ona katılmaya karar veriyorum, 1 çift dandirik baton kiralayıp tırmanmaya başlıyoruz. Farkında olmadığım ama dağcılığa başladığım an o andır:)

İlk engel, kayak olmadan teleferiğe binmemize izin vermeyen görevlileri bi 10-15 dakikada ikna edip teleferikle çıkılan en yüksek yere çıkıyoruz. Oradan başlıyoruz yürümeye. Hilal kıdemli olarak önden gidiyor. 2-3 saat önümüzden giden daha kalabalık bi grubun izinde, muhabbetle beraber yürüyoruz. Frekanslar uyuyor, muhabbet keyif veriyor, küçük zirve önümüzde, manzara muhteşem.

Anın güzelliğine kapılmışız, pek o kadar dikkatli yürümüyoruz. İkimiz de içinde bulunduğumuz ortamın sadece güzelliğini görüyoruz, tehlikelerini değil. Bastığımız kar aniden sertleşiyor. İzinden yürüdüğümüz grubun artık ayak izleri değil, çivili kramponlarının gedikleri görünüyor. Buz üzerindeyiz. Basacak düz bi zemin oluşturmak için botlarımızın yanlarıyla 1 dakika vuruyoruz anca 2 parmak genişliğinde bi oluk oluşturabiliyoruz. İkimiz de durumu farkedip sessizleşiyoruz ve güzelliğin altındaki tehlike bir anda ortaya çıkıyor.

Hilal yukarıya yönleniyor, çünkü botlarının yanıyla değil burnuyla vurup buzu kırmak daha kolay. O sırada şuana kadar hayatımda yaşadığım en garip en sihirli an yaşanmaya başlıyor.

Hilalin yukarıya yöneldiği yere kadar yürüyüp, arkasından bakıyorum. Aşağı yöneliyorum, hafif aceleyle topuklarımı vura vura bi 5 metre kadar aşağı iniyorum. Yüzümü Hilal'e dönüp, ayaklarımı bileklerime kadar sert kara gömüyorum. Bi 5 dakika sürüyor bunlar. Kafamı kaldırıp içimden "Hazırım." diye düşünüyorum. Tam o anda Hilal'in ayağı kayıyor. 1 saniye gibi bi sürede yanıma iniyor. Yakalayıp kaldırıyorum. Bi 30 saniye o şekilde orada duruyoruz, dönüyoruz diyor, dönüyoruz. Dönerken güzelliği görmüyoruz artık, rüzgarı ve yüksekliği algılıyoruz sadece. Çileli geçen bi yarım saatin ardından güneş alan ve yumuşak karlı bir yere varabiliyoruz.

Bilinç seviyesinde hiçbir karar almayıp, hiçbir hesap yapmadan, bu tecrübesizlikle nasıl olup tam olmam gereken anda tam olmam gereken pozisyonda olduğuma duyduğum şaşkınlık aradan 1 yıl geçmesine rağmen bi gıdım azalmadı. İleride bu yazıyı okuduğumda da azalacağını sanmıyorum.

Ardından teleferiğe varıyoruz, orada bar tadında tatlı bi kulübeden birer kadeh sıcak şarap içiyoruz yaşadığımız anın şerefine, teleferiğe binip aşağı iniyoruz. Grubun kalanının bizi beklediği yere doğru giderken uzaktan biri adımı sesleniyor. Dönüyorum, biri bana doğru geliyor. Snowboard gözlüğünü çıkarınca o bisiklet klübünden yazıldığım kızmış. Her yanım kapalı nasıl tanıdın, uludağda seninle karşılaşma ihtimalim ne, Hilal'e de biraz bahsetmişim ondan bi yarım saat kadar önce, yaşadığımız o an. Açık ara 2015'in en garip günü😄


2. Deneme: Melendiz

Bigün Hilal, Melendiz'e gidiyoruz tırmanışa, gelsene sen de dedi. Tamam dedim, o kadar

Etkinlikten bir önceki gün servise nereden bineceğimi öğrendim. Bisiklet taytı altımda, görseli bozmayayım diye üstüne bi şort geçirmişim. Üstümde bisiklet formam, 2 kat polar. Çantamda 1 çift yedek çorap, boxer, eşofman altı ve hoparlör. Melendiz'in Niğde'de olduğunu, Niğde'nin İstanbuldan 10 saat uzaklıkta olduğunu, 2950mt zirvesine çıkmanın da ciddi bir dağcılık faaliyeti olduğunu servise bindiğimde öğrendim! Hilal yaparsın sen dedi, yapıcaz bakalım dedim. Yapamadık :D

10 saatlik sıkış tepiş otobüs yolculuğunun ardından zaten koşasım vardı, indiğimiz gibi bikaç birşey yiyip tırmanmaya başladık. İnsanlar (29 kişiyiz) düzenli ve kontrollü nefes alıyorlar. Gerekmedikçe kimse konuşmuyor. Tek sıra halinde yürünüyor. Herkesde 3 kat eldiven, kar gözlükleri, tozluklar, batonlar, müthiş botlar, müthiş montlar, kasklar.. Benim hiiç alakam yok :D Harici hoparlörü açmışım müziğimi, izden de gitmiyorum, etrafa bakınıyorum, fotoğraf falan çekiyorum, millete laf atıyorum :)

Tırmandık, tırmandık... 8km ve 3 saat nonstop. Ben çokça Hilal'in yanındaydım, sonlara doğru o çok yavaşladı, sıkılmaya başlamıştım. Ne oldu bilmiyorum, egom şişmek istedi, hızlandım ve o geride kaldı. Grubun kalanını yakalarken göz ucuyla bakıp, gruptan çok kopmadığından emin oluyordum başta, sonra gözlerim zirveye kilitlendi.

2700mt'de son molamızı verdik. Ben normalde kuruyemiş çok sevmem. O molada biri kuruyemiş dağıttı. Payıma 2 kayısı kurusu 4 yarım ceviz düştü, aldığım lezzeti tarif dahi edemem. Artçı Güven Abi, siz isterseniz burada bekleyin yukarısı çok zorlu, çıkmayın dedi. Kabul etmedik. Buraya kadar gelmişiz, oraya da varırız değil mi; havanın patlayacağını nereden bilecektik?

Ben yine öncü grubun arasına kadar ilerledim Hilali geride bırakıp, 7.yada 8.yim, nası bi ego hali içerisindeysem.. Saydığımı hatırlıyorum. Eğim gittikçe artıyor. Rüzgar gittikçe hızlanıyor. Soldan yağan kar, önce buz parçalarına, sonra doluya, tipiye dönüşüyor. Rüzgar o kadar şiddetleniyor ki 90 kilo halimle devrilmemek için yan duruyorum rüzgara doğru. Ağzımdaki kuru kayısının kalan tadı mı savaşmanın tadı mı emin değilim. Bulutun tam içindeyiz.. Sol yanağımın karla kaplandığını hissediyorum. Gözlüğümün sol camı da karla kaplanmaya başlıyor. Çantama erişip, yedek çoraplarımı hissetmemeye başladığım ellerime geçiriyorum, yedek eşofmanı bacaklarından belime bağlıyorum, kasıklarım donuyor çünkü. Çantamı çıkardığım anda sırtım donuyor. Tekrar takıyorum. Ellerim bacaklarımın arasında, tırmanmaya devam ediyorum.

10 dakika daha devam ediyorum, tipi şiddetlendikçe şiddetleniyor. Bi kayanın üstünde 2 arkadaş durmuş çantalarından yedek kıyafetler almaya yardım ediyorlar birbirlerine. Onlara bakıcam diye 2 saniye durduğumda farkediyorum ki, vücudumun önemli bir yerini hiç mi hiç hissetmiyorum, o anda egom sönüyor:) Zirve 500-600 metre ileride gözümün önünde, hiçbir tereddüt yaşamadan "BEN GERİ DÖNÜYORUM!" diye bağırıyorum yanımdaki ikiliye. Bana bakıyorlar tepki vermiyorlar. Elimle dönme işareti yapıyorum, algıladıklarını belirten bi hareket belli belirsiz seçiyorum. O olduğum yerde 180 derece dönüşümü hatırladıkça gülerim 😄

Dönerken herkese söylüyorum, kimse bir tepki vermiyor. Sanki hayaletim, yada ölmüşüm.. En son Güven Abi'nin yanına varıyorum: "ABİ DÖNÜYORUM!", "ALİ GPS'İ AL LAZIM OLUR!" diyor. "YOK ABİ NE GEREK VAR?!" diyip devam ediyorum. Halbuki hiçbi fikrim yok ne işe yarayacağından. Meğer iz sürmek içinmiş (dipnot: Güven abi o ekipmanla gelmem ve öyle rahat takılmamdan beni çok tecrübeli sanmış, Hilal çok tecrübeli sonuçta, gerek yok dediğimde de iz sürmede iyi olduğumu düşünmüş:D). 600-700 metre ileride Hilal'in silüetini görüyorum, aşağı indiğimi farkettiği anda geri dönüyor o da.

Hilal'in yanına varıyorum, ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. İzi takip ederek dönüyoruz. Biz döndükçe hava hala sertleşiyor. İkimizin de aklında aynı soru; "Burada hava böyleyse tepede kim bilir nasıldır?". Bi kaya dibinde termostan sıcak çay ve sandviç yiyip bi süre sarılarak moralimizi düzeltmeye çalışıyoruz. 2 saattir iniyoruz, 3-4 dk'da bir birimiz bi çığlık bi sesleniş vs duyduğunu sanıyor, geri dönüp bakıyor, arkada kimse yok. Yapabileceğimiz bişey yok, araca dönüp arama kurtarmaya haber verelim diyoruz. 2 saat daha öküz gibi ağır yürekle inişten sonra aracı buluyoruz. Bi yarım saat sonra Güven abinin telefonuna ulaşabiliyoruz, asayiş berkemal, rahatlıyoruz.

1,5 saat sonra 2 kişi nihayet varıyor araca. Onları önden göndermişler, grup da bizim kaybolduğumuzu düşünmüş de. 1 saat kadar daha sonra bütün grup yanımıza varıyor, herkes ağlamaklı, musmutlu. Ölümle karşılaşıp ebelenmemiş insan gülümsemesi. Birkaç kez daha görmüştüm. Zirvede görüş mesafesi 1 metreye düşmüş. GPS çalışmaz olmuş. 27 kişi el ele tutunup öyle inmişler dağdan. Ondan o kadar uzun sürmüş. Biçoğu keşke seninle beraber biz de inseydik dediler. En son aracın kalkmasına yakın rehberimizin yaptığı konuşmayı çok iyi hatırlıyorum: "Arkadaşlar! Biz bu faaliyette her dağcının bir defaya mahsus yaşaması gereken bir olay yaşadık, ne kadar şanslıyız ki hiçbir şey kaybetmeden bu olayı atlattık. Çok ama çok değerli bir tecrübe kazandık. Hepinizi sabrınız ve dayanıklılığınız adına kutluyorum!" Tam oturuyordu ki, tekrar bu sefer bana bakarak: "Ali kardeşim! Hilal'in dediğine göre ilk tırmanışınmış. Senin içinde mükemmel bir dağcı içgüdüsü var. Sonuna kadar gidip, tam olarak dönmen gereken yerde dönmeyi bildin. Seni de ayrıca kutluyorum." Sonra Hilal: "İlker hayatında ilk kez tırmanışa katılıyor ve nerede dönmesi gerektiğini bildi, sen onca tecrübenle nerede dönmen gerektiğini neden bilemedin abi?!" dedi. Bi sessizlik oldu. Mırıltıların arasında adamın yanıtı kayboldu gitti. Ne hissedeceğimi bilemedim.

O yorgunlukla 10 saat yol gitmeyelim dedik, Kayseriye geçip bi otelde geceledik, ertesi sabah ilk uçakla İstanbul'a döndük.


İlk zirve: Köroğlu


Melendiz'den sonra bidaha uzun süre dağcılık faaliyetine katılmadım. Bidaha da dağa gitmem gibisinden karar alınmış bi katılmama değildi, herhangi bi etkinlikle uygun bi anda karşılaşmadık. E başka şeyler de var da, onları ayan beyan yazasım yok.

Neredeyse 1 yıl sonra, Emre'yle Keremali'ye tırmandık, 2 hafta ertesinde uzundere'de kamp yaptık. Ondan 2 hafta sonra da Emre'nin 1-1,5 yıllık hayali olan Köroğlu zirvesi planını hayata geçirdik, 4 kişi. Hasan Abi ve Fatih Abi katıldı bize, Emre'nin Sakarya'dan arkadaşları.

Diğer 2 denemeyle kıyaslandığında evden ne yapacağımın, neye niyetlendiğimin çok daha bilincinde olarak çıktığımı söyleyebilirim. Bilmeden oluvermesinin tadı da bi başka şimdi, ama planlayarak yapmak da güzel oluyormuş :) Örneğin, Ay'ın yeniay evresinde olacağını bilip, yıldızların çok daha belirgin olacağını öngörüp kırık da olsa gözlüğümü yanıma almam çok iyi oldu.

Tırmanış muhteşemdi. 3-4 saat Önümüzden giden daha kalabalık bir grup vardı, o grup olmasaydı planlamaya rağmen başımıza olmadık işler geleceği aşikardı. Daha planlı gitmek gerekirmiş. İzi takip ederek 4 saatte, 5-10 dakikayı geçmeyen molalar vererek tırmandık. Emre güneşin batışını zirve'de izledi, ben o sırada 20-30 metre aşağıdaydım. Ama batmadan önce ben de güneşi görebildim.

Beyaz, gri, siyah, donuk mavi.. Uzun süre dağın gölgesinde tırmanınca alışıyorsun bu renklere. Sonra bi anda bu manzarayı görüyorsun. Gerçekten bir anda. 1 adımda bu görüntü yok, 1 adım daha tırmandığında karşına hunharca seriliyor. İnsanın içi ısınıveriyor. Emre'nin naralarını duyuyorum yukarıdan, aynı mutluluk onu da vurmuş belli ki.

Zirvede 5-10 dakika dikilip, bikaç fotoğraf çekip inişe geçiyoruz. Fatih Abi dizine giren ağrıdan, benim güneşi gördüğüm yere kadar geldi, Hasan Abi'nin de ayakkabısı çok su almış, o biraz daha aşağıda bizi bekliyordu. İkisi de dağ evine varana kadar hiç bahsetmediler sıkıntılarından. Helal olsun. Bu çok gerekli bir davranış şekli bu tarz etkinlikler açısından. Şikayet eden biri, tüm faaliyetin tadını kaçırabilir, tüm grubun motivasyonunu yokedebilir. Hele şikayet ettiği şey, bulunulan durum imkanları açısından çözülmesi yada hafifletilmesi mümkün olmayan birşeyse.

10 dakikalık inişten sonra hava kapkaranlık oluyor ve yarım saat daha geçince şöyle bir görüntü çıkıyor karşımıza:

Kafa fenerini söndürüyorum. Ay ışığında yürümüşlüğüm vardı, yıldız ışığında ilk kez yürüdüm :)

Hayalini kurduğunda detaysız ve sıkıcı olacağını düşündüğün bi doğa parçası, içerisine daldığında öyle güzel detaylar seriyor ki önüne büyüleniyorsun. Bide gidiyor çalan şarkı bu geliyor, ilk kez sözlerini duyuyorsun. Gözlerin falan yaşarıyor..

May it be an evening star
Shines down upon you
May it be when darkness falls
Your heart will be true
You walk a lonely road
Oh! How far you are from home