eskilerden: kendimle ilk turum
Günce
Saat 8:58, 20:58 daha doğrusu.
Çok hafif yağmur çisemeye başladı çadıra. İspekle geldiğimiz yerdeyim. Çadırın içindeyim. Mum yaktım bitane. Güzel ortam anlayacağın. Her defasından farklı olmak üzere, Nazlıyı saymazsak, gerçi niye saymıyosak; Nazlıyla başbaşayım:)
Neden tek çıktım? Merak ettim, nasıl olacak. Kendi kendime kaldığımda napıyorum, korkacak mıyım vesaire.
Bide, olur da bigün sevgilim olur ve beraber kamp yapmaya karar verirsek, benim önce kendi kendime yetebiliyor muyum, kendi kendimi koruyabiliyor muyum öğrenmem gerekiyordu. Gerçi şu son denememden sonra kız arkadaş işlerinde biraz daha uzaklaştım. Belki birara anlatırım.
Yol güzeldi. Evden çıkmakta geç kaldım. 1’i geçiyordu çıktığımda. Ondan varmam 7’yi buldu. Şimşeklerin ve araçların ışığında, aydınlatmasız yolda, orman içinden gitmek çok farklı bi deneyimdi. Heyecanlıydı. Öyle aman aman hiç araç yoktu orman yolunda, 1 saatte 100 araç anca geçmiştir. Ki toplu toplu geçtiler.
Yolda 2 kahvede oturdum, tekinde 5-6 kişi soru yağmuruna tuttu çok keyifliydi. Diğerinde 7-8 yaşlarında bi çocukla konuştum. Ormanda kamp yapıcam dediğimde kamp ne demesi, çadır vesaire açıkladıktan sonra niye abi sen evsiz misin demesi o anda komik olmakla beraber düşündürücüydü.
2 açıdan düşündürücü:
- Hakkaten ben ne yapıyorum, niye yapıyorum?
…
Kaçmak için. Şehirden, gürültüden, kolaylık kisvesi altında hayatlarımıza yedirilmiş alabildiğine kalitesiz ve samimiyetsiz olgulardan kaçmak için. Zorlanmak, başarmak ve belki başaramamak, insan olduğumu hissetmek için. Eski insanlarınki gibi, insan olduğumu hissetmek. Özümün bozulmadığını kendime ıspatlamak için. Eski insanlar dediğime bakma, 100 yıl öncesinden bahsediyorum en fazla.
Saçmalığın boyutu o kadar yüksek ki hayatlarımızda. Eskiden normal olan şeyler şimdi lüks, hatta bulunamaz halde. Organik besin, müstakil ev, at, bağ-bahçe, gerçek et, doğal su, hatta temiz hava…
“Yenik düşüyor herşey insanaa… Biz büyüdük ve kirlendi dünya.”
Neyse, neden kamp, anlatabildim sanırım.
Gelelim 7 yaşındaki çocuğun böyle güzellik için yapılmış bir şeyi evsizlikten, yani zorunluluktan yapıldığını düşünmesine. Oyun olduğunu tahmin etmemesine. Yada hiç gelmeyelim en iyisi. Bu güzel ortamda karanlık düşüncelere bulaşmıyım daha fazla.
00:48
Ablamlar sürpriz yapıp bi termos çayla ziyarete geldiler:) Pek makbule geçti yav. Kontrol edildim gerçi, beğendiler ama. Keşke onlar da benim kadar keyif alsalar böyle şeylerden de beraber paylaşabilsek bu anları. Yada anne babam keşke bu kafalarda olsaydı. Niye koruyolar anlamıyorum…
Bu arada aklımda rahat kaçıran, meşgul eden, dut yemiş bülbül gibi saatlerce sus pus olmama sebep olan düşünceler var, “Bilgisayar mühendisliği okumakla yanlış mı yaptım?” gibi.İnsanın hayatında yaptıklarını doğru-yanlış diye ayırması ne kadar sağlıklı bilmiyorum, ama şuan ters giden bir şeyler olduğu kesin. Benim ellerim pek öyle tuşlara basmak için yaratılmamışlar sanki. Metali, ahşabı şekillendirirken çok daha mutlular. Becerikliler, sorun çözmede, birşey yaratmakta hayalgücümle güzel işbirliği yapıyorlar. Onların bu potansiyelini kullanmayacağım bir işte çalışmam doğal mı, aykırı mı?
Mecnun olup, gitsem foçaya. Bi marangozhane açsam. İnsanların evlerine doğramalar, pergüleler, kakmalı-işlemeli trabzanlar yapsam. El işi kuksalar oysam ağaç budaklarından, gezginlere satsam.
Sanayi devrimine aykırı yaşasam. Tamirata gitsem herhangi birşeyi. Priz takmak, lamba takmak, musluk contası değiştirmek bile elinden gelmiyor bazısının. Benimkilerden geliyor.
Ben neden kendimi bu kadar geç tanıdım…
Neyse. Bu akşamlık bu kadar.
Mum bitti.
7:00
Gün aydı:) Hava buzz. Ama bulut çok yok. Güneşi görebiliyorum. Güneş bildiğin mutluluk saçarak doğdu, aheste doğdu. Doğarken bi renklendi ki etraf, kuşlar cıvıldamaya başladı.
Müthiş bir şey..
–:–
Saati bilmiyorum. Telefonun şarjı biteli baya oldu. Hava süper. Meteoroloji fırtına ve kar diyodu, güneş var rüzgar yok.
Aynı rotadan geldim. Uzunca bi yokuşu kamyona tutunarak çıktım çok kârlı hissetmiştim :)
Pirinççi köyü kahvesinde 2 incebelli içtikten sonra o sövdüren yokuşunu çıktım. Hava çok güzel olduğundan olsa gerek pek bi ağrı sızı hissetmedim.
Tramvaya vardım, baktım trafik sıkışık, bindim. Topkapı’ya kadar onunla gittim. Karşıma bi kız oturdu pek bi güzeldi ama büyüktü benden, 28-29 vardır. Öyle sevap niyetine baktım durdum 😄
Topkapıda metrobüse binecektim. Binemedim, yarım saat falan bekledim uygun metrobüs gelmedi. 1 sonraki durağa gidiyim sıfır gelen araca illaki binerim dedim. Sonra baktım hızımı almışım bas be ilker…
Bakırköyde Damak'a gittim 3 lahmacun yedim. Oradan sahil yoluna indim. Güzel güzel gidiyordum ki şuursuzun biri çarptı, sıyırdı daha doğrusu. Sol tarafımı tamamen yalayarak, aynasını kalçamda kırarak.
O anda hiçbirşey hissetmedim. Ne öfke, ne korku, ne acı. Hiç durmadım bile adama okey işareti yapıp geçtim yanından. Sonra Floryaya varamadan dizlerim feci ağrımaya başladı. Moral biraz bozuldu. 10 santim solda olsam yada 10 santim sağdan gelseydi nolurdu diye. Öyle olunca da vücut ağrı sızıyı hisseder oldu.
Havaalanının yanındayım. Yeşilköy pazarı durağında. Babamı çağırdım. Gelecek arabayla bagajı alacak. Onu bekliyorum.
Detay
Varışa 1 saat kala gökyüzünde parti vardı. Hadi nazlı, varıcaz nazlı, yolda bırakmıcan beni dimi nazlı ve yapma Mikail, 10 dakika daha Mikail’lerle geçti. Bulutlar seni öyle bi ıslatıcaz ki çimlenicen dercesine çakıp duruyolardı. Ama gece boyunca sadece çiselediler. Kıyamadılar bana:)
Ablamların ziyaretinden ve günceyi yazdıktan sonra sigara içmeye tenteyi açtım, yağmur dinmişti o sırada müthiş bi sessizlik vardı. Çıt çıkmıyordu. Bi süre dinledikten sonra müzik açasım geldi, ama kulaklıkla değil, telefonda 2 şarkı kayıtlıymış Serdar Keskinden Ardından ve Bir Deli Şarkı Söyler. Ardından bana hatırlamak istemediğim şeyleri hatırlatacağından, cidden artık pek mavzere bağlayasım yok, diğerini dinledim. Bağıra bağıra da söyledim, bu sefer karşımdaki doğaya söyledim ama çok iyi gitti. Ne ara atmışım ben onu telefona…
Bu tur çok keyifliydi, ama başarısızdı. Ben bakalım kendi kendimi koruyabilecek miyim, yapabilecek miyim diye çıkmıştım ve malesef koruyamadım. Herhangi bir tehlike atlatmadım, dolayısıyla bahsettiğim koruyamama meselesi fiziksel değil, zihinsel. Endişeliydim.
Ya o olursa, ya meteorolojinin dediği gibi kar yağarsa, bu ekipmanla ısınır mıyım, yine dedikleri gibi sağanak yağarsa bu çadır beni idare eder mi diye düşüne düşüne kafamda mevsim muhalefetine yakalanmış kadar çile çektim. Üstüne anne babamın ya şu olursa hayvan gelirse falan fişman dediklerini de oturdum detaylıca planladım. Testere ve bıçağımı koymak için stratejik yerler buldum, kaçış rotası belirledim falan. Napıyosun?! Hayatları boyunca kamp atmamış ve böyle tehlikeler yaşamamış insanların söylediği şu olursa bu olursalara neden bu kadar takılıyorsun? Daha geçen yazmadın mı bunla alakalı bi yazı. Yağmamış kardan yağmurdan kopmamış fırtınadan neden çekindin o kadar… Gece boyunca hava ne alemde diye dinleyip uyuyamadın iyi mi oldu? Kendi kafamı rahatlatmak için bu düşünceleri getiremedim işte o sırada aklıma. Ondan bu kamp başarılı değildi.
Ha bide, o korkuyla alakalı yazıyı yazdıktan 2 gün sonra hasta oldum, şimdi de araba çarptı:) Sıradakiler: hayvan saldırısı, cin çarpması ve hayatıma bi kadının girip kalan ömrümü ölü yaşamama sebep olması. İlk 2’si tamam da, 3.sü acıtır be 😄