eskilerden: sanırsın dağlarda yol olmaz

eskilerden: sanırsın dağlarda yol olmaz
O an

Kaç saattir Kaz Dağlarına tırmandığımı bilmiyorum. Önceki gün köy kahvesinden aldığım keki bitireli yarım saat olmuş. Dağın soğuk havası ve tırmanışın harareti alabildiğine tezat. Kanımdaki enerji kaslarımdan geçip derimden fışkırıyor; ve içinde bulunduğum bulutun ıslaklığıyla tenimden silinip yola akıyor.

Bitiyorum. Tırmanış bitmiyor.

Kendimi kaçıncıya ateşliyorum, hadi diyorum, belli değil. Dönme fikri aklıma kaçıncıya geliyor... Vücudum ve daha önemlisi zihnim bitik.

Ve şarkı çalmaya başlıyor..

Sanırsın, dağlarda yol olmaz
Usanırsın, kalbinde güç kalmaz
Uzanırsın, yarın olmaz

Zor günlerin ardında huzur olmaz
Ki her zaman umutlar yön bulmaz
Yarın olsa da
Beklenen gün olmaz

Sözlerim gerçektir, yüreğim kardeştir her zaman
Umudum sonsuzdur, uğraşım bitmez hiçbir zaman!

Gülümse ve tırman!

audio-thumbnail
Sonsuz - v4 ;)
0:00
/303.804082

Bazı şeylerin yaşanması için çaba harcarsın. Bazı şeyler ise bi anda hiç çaba harcamadan oluverir, uğraşsam bu kadar denk gelmez bu kadar güzel olamaz diye düşünürsün. Bu şarkının çaldığı an, tesadüfleri kim kurguluyorsa, şuana kadar aldığım en güzel hediyeydi.

Bu şarkıyı ben önceden o kadar dinlemedim. Sözlerine dikkat etmemişim hiç değilse. Dolayısıyla böyle bir an denk gelirse dinlerim diye atmadım telefona, öylesine sürükleyip attım diğer şarkıların arasına. O an'a kadar da hiç çalmadı.

O spesifik ana daha güzel yakışacak başka bir müzik olamazdı ve bu müziğin dinlenilebileceği daha muhteşem bir an. Hani böyle, bi film izlersin de, bi sahnesinde bi şarkı çalar. Sanki filmin bütün kurgusunu o şarkıyı orada çalabilmek için yapmışlar hissiyatına kapılırsın.

Perfecto!

Diğer anlar

İlk vapur 12'de olduğundan Bandırma'ya inip pedallamaya başlamam 3'ü buldu. Başlangıçta endişeliydim İliada otele varabilmekten ama sonra Gönen'e varmam çok basit oldu. Arkamdan 20-25 km hızla esen rüzgar ve dümdüz yolda, saatte 30km ortalamayla 1saat 45dakkada gün boyunca gitmeyi hedeflediğim yolun yarısını gittim. Ohoo dedim varırım ben otele, 105km. Arayıp ben kesin geliyorum dedim. Ne kadar da yanılmışım :)

Defterime yazmıştım aslında Gönen'den sonra uzunca bir süre hiçbişey yok diye. Dikkat etmemişim. Gönende biraz gezdikten sonra (güzel yer) bi tavuk çorbası içip suyumu doldurup yola çıktım. Bide ufak paket karışık kuruyemiş almışım allahtan.

Bir süre sonra tırmanış başladı. Aman yarabbi ne tırmanış! Güneş erkenden batmaya başladı, manzara aklımı aldı, gülümsüyorum. Halbuki daha kim bilir ne kadar yolum var ve havanın kararmasına ne kadar az var, farkında değilim.

Bi yokuşa geldim, dedim ineyim mola vereyim. Oturdum bi taşa, bacaklarım titriyor yorgunluktan. 1 avuç karışık kuruyemiş attım ağzıma. Hayatımda ilkkez karışık kuruyemişi ağzıma hiçbişeyi ayırmadan yada arasından seçmeden atmış olabilirim. Üzümün şekerliliği bademin tozlu kabuğu yarım saat anlatabilirim o an ağzımda yaşanan festivali. Yok böyle bi lezzet. Düşünüyorum avcumda kalan kuruyemişe bakarak; "Zevk denen nane bu herhalde, vücudunun ne istediğini bulman ve onu vermen sonucunda oluşan bu gerçeküstü tatlılıkta algılanan his, mmmm.." Tek başına turlarda böyle düşünceler o kadar sıradan ki :)

Kuruyemişin yarısı bitti. Yokuş bitmiyor. Katık etmek lazım, 100 pedala 1 leblebi (en çok leblebi var). Yokuşun sonunda da fındıkları yiyeyim. Fındıklar dediğim bi 5 tane falan.

Yokuş bitti, ama ileride yine başlıyor yemeyeyim en iyisi. Daha ne kadar tırmanacağımı bilmiyorum.

Sağım orman solum orman.. Mıcırlı, leş bir yol. Hava bu kadar ani kararıyormuş demek. Şehirde farketmiyoruz tabi. Daha karanlık çökmeden açılıyor lambalarımız. 10 dakkada kapkaranlık oldu yol?! Üstüm bulut, ne yıldız ne ay var. Daha ne kadar tırmanıcam hiçbir fikrim yok, ne kadar yakınlarımda köy var bilmiyorum. Yoldan geçen kimse de yok...

Kafa fenerim çantanın en ulaşılmaz yerlerinde, o kadar çok şarj da etmemiştim. Ne kadar geç kullanmaya başlarsam o kadar iyi, zorunda kalana kadar takmayayım. Hem onu aranacağıma karanlıkta 10 dakika daha yol giderim belki köye varırım diyee diyee 1 saat sürdüm karanlıkta. Cırcır böcekleri ve serin bi esinti başladı. Esintiyle beraber korkmaya da başladım. Korka korka 5-10 dakika daha ya sürdüm ya sürmedim uzaklardan bi motosiklet sesi duydum. Yaklaştı yaklaştı, yakınıma geldiğinde el ettim abi dedim nolursun dur biraz beraber gidelim. Adam da aniden görünce beni karanlığın ortasında biraz tırsmış olacak ki heyecanlı heyecanlı sen napıyosun burda be şeklinde sorularla girişti. Şoku atlattıktan sonra 10 dakika pek konuşmadan gittik beraber. Pek iletişim kuramasak da birilerinin varlığına ihtiyacım vardı o sırada.

Köye daha varmış. Durup kafa fenerini takıp düşük ışık moduna getirdim. Herşey daha korkutucu hale büründü. Öncesinde de o kadar korkutucuydu büyük ihtimalle ama ben görmüyordum, görmediğin şeyden korkamazsın :D Gölgeler, ortamdaki hayvanların gözleri parlıyor fenerin ışığıyla, sallanan ağaç dalları, algımın zihnime oynadığı oyunlar. Been there done that (başka bi yazıda anlatırım, iğneada'da yaşamıştım buna benzer bir an), ama gene de korkunçtu; köyün ilk ışıklarını görmek de, baya uzakta dahi olsa bi o kadar güven vericiydi.

Yarım saat gibi geldi ne kadar sonra bilmiyorum, Fındıklı köyündeydim. 3 tane bitişik köy kahvesi, tıklım tıklım. Selamımı aldılar ama kimse laf atmadı. Çaycı bile gelmedi yanıma, kalktım kendim doldurdum bi su bardağına çayımı. Görünce geldi çaycı, yiyecek birşeyler istedim bi büyük kek bide bisküvi tarzı bişey verdi. Bisküviyi yerken Faruk ve Buğrayla konuştum, kalan yolumla ilgili bilgi aldım. Keki çantama attım ilerde yerim diye. 540 metre rakımdaymışım. Erikli yaylası 510 muydu neydi? Rekor yani. Karanlıkta, bide onca yolun üstüne. Cılız bi başarı hissi yeşerdi endişenin arasından. Kalacağım otele 300-350 metre daha tırmanış varmış toplamda ve ~38km yol. Giderim ulan dedim. Genelde iniş olacak. Gidemedim..

Şöyle ki, Araovacık köyüne varmamla yağmur çiselemeye başladı. Zaten daha yaklaşırken şimşekler çakmaya başlamıştı. Karanlık bi dağ yolundayken göğün aydınlanması korkunç derecede güzel. O nası lafsa. Halim şunun gibiydi.

Direkt geçtim köy kahvesine, buradakiler diğer köyün tam tersi. Anında muhabbete başladık. Kalkim'a ne kadar kalmış, o kadar yolu nasıl gelmişim, bu yeni bisikletlerle heryere gidilirmiş, deliymişim, keşke onlar da yapabilseymiş... her kafadan bir ses çıkıyor :) Sürekli çay geliyor, sigaramı yakıyorlar. 10 dakika durayım yağmur dinerse yola çıkayım derken derken baktım yollar baya ıslandı. Mıcırlı yol zaten kayma ihtimalim gayet yüksek, ıslaklıkla beraber daha da arttı. Yarım saat sonra kahvedekilerden yeni tanıştığım Erdal öğretmen hiçbiyere gitmiyosun sen bu saatte bu havada dedi. Bizim misafirhanemiz var dedi. Allah razı olsun dedim.

Açsındır sen şimdi dedi, lokanta kapanmış, açtırdı. Orada mercimek çorbası içip köfte yedim. Hesap da ödetmedi. Sonra misafirhaneye geçmeme yardım etti. Misafirhane denilen yer lokantanın üst katı, kapısının kilidi yok, ortam pislik içinde, bisürü yatak çekyat falan hepsi pislik içinde. Hiçbi akıllının kalmayacağı bi ortamdı, ama iyi ki kalmama izin verdiler, iyi ki kaldım. Ertesi gün Kalkim'a vardım ve o gece o yolu gitseydim yüksek ihtimal varamaz ölür/sakatlanır, düşük ihtimalle de çok daha kötü şekilde bi geceyi atlatırdım. Cidden çok büyük iyilik yaptı o köy ve o adam bana. Artık kitap mı alıp yollarım, belli bir süre daha kullandıktan sonra Nazlı'yı mı bağışlarım.. O köye bişeyler yapıcam ben.

Ertesi gün daha başından yağmurla başladı. Hiç takmadım :) Çanta kendini kanıtladı, su almıyor. Köy köy geçiyorum. Kalkimdan sonra tırmanış başladı. Bütün gün de üzerime yağmur yağdı. Bi ara buluta bile erdim. Yolun bir yerinde fena halde tükenip yanımdan bomboş geçen kamyonete el ettim. Gördü, gördüğünü anladım, ama durmadı. Bi öfkelenirim ki 2-3 km o hisle tırmanabildim :) Niye almazsın öyle bi ortamda dağ başındaki bisikletçiyi.. Araovacıktakilere bak bi bide bunlara.. Var işte, hepsinden var.

Sonra yazının başındaki olaylar, o an yaşandı işte.

Şarkıda uğraşım bitmez hiçbir zaman dedikten sonra nereden geldiği belli olmayan bi enerji patlaması yaşadım ve onunla beraber 1 saate yakın bir süre durmadan, çok yavaşlamadan, gülümseyerek tırmandım. Yokuşun bitimine bi lokanta kurmuşlar içeride şömine yanıyor. Donmuşum ıslaklıktan onun karşısına oturdum, tuzlu ayran ve köfte bir iyi geldi ki. Yanında da mekanı çeviren 15-18 yaşında 2 gencin soruları. 2'si de bindi Nazlı'ya, bununla çıkarsın tabi abi ne güzelmiş bisikletin dediler. Daha güzel bir yokuş sonu düşünemiyorum :) Köşede bi aile yemek yiyordu. 2 çocuk ve babaları. Baba avukat, diksiyonu çok düzgündü de öğretmen misiniz dedim. O da çok yakın zamanda bir kitap okumuş, kitap 1910 yılında yazılmış, iki bisikletçinin çıktığı Marmara bölgesi turunu anlatıyormuş belgesel niteliğinde. Onu okuduktan sonra benimle karşılaşması içindeki bisiklet aşkını alevlendirmiş, keşke ben de yapsam diyordu. Dedim yapın, cevabı her zamankinden: "Bizden geçti". Bunu diyorsan geçer tabi abicim.

Dağdan aşağı salarken "Hak ettim!" diye bağırdığımı ve Edremit ufukta gözüktüğünde güneşin de artık açtığını hatırlıyorum.

Kadıköy'e vardım, bi yarım saat bizimkilerin evlerini aradım geze geze, baktım bulamıyorum ablama kargo göndereceğim bahanesiyle arattırıp açık adres aldım. 5dk sonra hayretler içinde kapıdan bana bakıyorlardı. Çok sevindiler, ben de sevindim onları öyle görünce. Gelmek için atlattığım zorlukları anlattıkça onlar da aynen benim yaşadığım duyguları yaşadılar gibi hissediyorum; korku ve mutluluk, yüksek dozlarda. Ertesi gün babamla bayram namazında yan yanaydık. Bazı ailelerde bazı gelenekler vardır, sürekli yapılarak kemikleşmiş ritüeller. Babamla bayram namazlarında yanyana saf tutmamız bunlardan biri. Hep o normal namazdan farklı tekbirlerde birbirimizin yanılmasını bekleriz ama bi 10 yıldır heralde ikimiz de yanılmadık :)

Günü onlarla evde uyuyarak ve konuşarak geçirdim. Sonra whatsapp'dan Ceren'le konuşmaya başladık. Onunla rakı sözümüz vardı, bitürlü oturup içememiştik. Bu kadar yaklaşmışken onu da halletmeye ve İzmir'e gitmeye karar verdim. Ertesi günler için Cunda'da katamaran turu ve Kocadağ Binicilik Tesislerinde at binmek için hava fazla anormaldi, yapamayıp evde tıkılı kalacağıma.

Ertesi gün, yani bayramın 2. günü sabahı 10 gibi yollandım. 8 saat bisiklet sürdüm. Yolda Cunda'da oturan akrabalarım Ayşe Ablama uğradım, Adeviye Yengem de oradaymış, kocası Ferit kaptanla da görüştük. İstanbul'dan bisikletle geldim diyince herkes ufak çaplı bi şok geçiriyor :) Ferit abiyi kafasında kaptan şapkası olan ama buzlu badem satan bi adama sorup buldum, çok hoşuma gitti telefonla değil sorarak bulmak. Ondan da evlerini öğrendim. Kahve dövüyormuş bi kahvecide, millet otantik gibisinden fotoğraflarını çekiyor. Baya yakışıklı bi adam da Ferit abi. Deniz diye oğulları olmuş, hiç görmemiştim, 2 yaşında. O da normalde millete çok yakın davranmazmış bana yakın davrandı kucağıma falan bindi :) Benim çocukluğum zaten tip olarak. Kan çekiyor :)

Ardından Sarımsaklı'da denize girdim. Oradan da Salihleraltı'na vardım. Orada Ceren'in ilkokuldan arkadaşı Duygu'yla muhabbet, bira, gün batımı. İlk kez yüzyüze konuşan iki insandık, ama muhabbet güzel aktı. 3-3,5 saat konuştuktan sonra eve gitmesi gerekti, ayrılacağımız anda Nazlı'nın ayağını indirip yola koydum. Tam sarılırken taak diye bi ses, Nazlı yerde :D Baya gülüştük kıskandı galiba gibisinden.

Oradan geceyi geçireceğim pansiyona 12km yolum vardı. Pansiyonun önü bar olmuş, orada bira falan içtim. Şarkıların %90'ı aşktan bahsediyo abi, ben o kafada değildim. Bonjovi'den it's my life istedim, manidardı, çaldılar. 4 tane mi ne bira içtim, ne nasıl uyuduğumu hatırlıyorum ne sabah nasıl uyandığımı. Bardan geçip odaya giriyordum, baktım barı üzerime kilitlemişler :D Çıkışı ararken üzerinde numarası olmayan bi kapıyı tıklattım, ses gelmeyince girdim. Of anam o ne güzel şeydir!.. Kendimi toparlayıp odadan çıkmam bi 2 saniyemi aldı, kız uyanmadı neyse ki. Kendi kaldığım odadaki pencereden çıktım sonra :)

Biyerde kahvaltı yapıp gene yola koyuldum. Sıkıcı bi yolculuktu. 6 saatte İzmir'e Ceren ve nişanlısı Sedat'ın kaldığı eve vardım. Ev Ceren'in ilkokul öğretmeni Ayşe Hoca'nın evi. 2 yabancı'ya kiralamış, elemanlar evi garsoniyer gibi kullandırmış millete ve içine sıçmışlar tabiri caizse. Ceren'ler de temizliğe yardım ediyor, evde duruyorlar. Ben de ekleştim sohbet muhabbet aktı gitti. Özlemişim Ceren'i ve Ankara'daki yaşantımı. 9 gibi güzel biyer seçip rakı içtik. 7 tek mi ne içtim. Kafam nasıl güzel :) Kordona gidip cila yapalım dediler, gitarcı gençler varmış yakınına oturduk, sonra duyulmuyor diyip yanlarına oturduk. İçlerinden 4 tanesi gaymiş. Ben bu kadar eğlenceli gay görmedim. Biri kollarını kaldırıp ben erkeklerden hoşlanıyorum diye bağırıyor. Diğerleri ben dee diye eşlik ediyolar, onlar öyle derken başka bi kız da onlara ekleşip ben de diyor. Baya şenşakrak bi ortamdı. Sonra onlar gitti, gitarı ben aldım elime. 1 tane şarkı çalabildim sadece o da hafızama kazınmış olan "Meleklerin sözü var", artık sevmiyorum bile o şarkıyı. Ama hatırlayabildiğim bi o var. Baya denedim ama çalamadım başka bişeyler. Başka bi çocuk gitarı alıp pentagram - sonsuz çalmaz mı? Abi dedim şuan ne yaptığının nasıl bi mesaj verdiğinin farkında değilsin. Orada da 3 bira içtikten sonrası silik. Kusmadım ama nasıl yattığımı falan hatırlamıyorum.

Ertesi sabah uyandım, eve hollandalı bi kız gelmiş adı Maedelone sanırım, böyle yazılmıyordur kesin. O da o gece evde kalacakmış, ertesi gün de Bodrum'a gidecekmiş. Naptı acaba varabildi mi.. Neyse, bütün gün onunla muhabbet ettik, Ceren işe gitmişti, Sedat da telefondan heartstone oynamaya dalmıştı. İngilizceye doydum :) Akşamına yemek yaptık yedik. Ayşe Hoca da geldi bize katıldı. Kedilerinden birinde kanser mi ne çıkmış çok üzgündü kadın. Söz vermiştim ona bisiklete binmeyi öğretecektim. Gel dedim inelim aşağı. Benim bisiklet fazla büyüktü. Seleyi en düşük duruşuna sabitlesem de ayakları yere basamıyor kadının. Öyle olunca da geriliyor tabi. Benim de biraz öğretemediğim doğrudur :) Yapar ama, uygun bi bisikletle 1-2 saat uğraşsa çözer. Sevdim kendisini, 50 yaşındaymış 40 anca gösteriyor.

Sahilde bikaç çay içip eve döndük, duş alıp hazırlanıp çıktım. Gece 2 kalktı otobüsüm. Yolculuk pek fena değildi, aşk tutulmasını, aşk tesadüfleri severi ve aşk geliyorum demezi izledim. Neden böyle bişey yaptım bilmiyorum ama iyi gitti.

2038 kelime olmuş. Çok oldu, ama harikulade güzel bir turdu. Bu turda ben tek başınalığımdan keyif almayı öğrendim. An'ların ne kadar güzel olabileceğine şaşırdım. İyi insanlarla karşılaştım. İzmir'in ne kadar güzel bir şehir olduğunu keşfettim... Daha neler neler...